16 Ocak 2019 Çarşamba

Diğerkâmlık


Diğerkâmlık
     Bir bahar mevsimi , seher vakti... İn cin uykuda... Her yerde derin bir sükut… Yalnız Hak aşıkları uyanık. Bir de kainat sessiz bir zikirde... Gecenin son deminde bu ulvi havayı semada yankılanan ''Allahüekber'' sesleri süslüyor . Huşu içerisinde dinlenen sabah ezanından sonra kainat Hakk'ın divanında el pençe ...
    Küçük ahşap evin loş ışığında da iki ihtiyar beden kainattaki bu zikre eşlik ediyor. Mehmet Dede önde, Nur Nine onun hemen bir adım ardında, Rabbin huzurunda... Mütevekkil ve acizane namazlarını eda ediyorlar. Namazdan sonra arşa kadar uzanan dualar “iman” ile Rabb’e kavuşmak için ... Mehmet Dede dua ediyor , Nur Nine amin diyor. Nur Nine dua ediyor, Mehmet Dede amin diyor . Namazdan sonra her gün adet olduğu üzere Nur Nine ıhlamur demliyor ve sohbetlerini de ıhlamura katık ediyorlardı ...
          - Buyur Caanım .
          - Ellerine sağlık Nur Hanımım .
          - Afiyet olsun Evimin Direği .
          - Sana da Gözümün Nuru ...
      Böyle tatlı sözlerle geçen 50 yılı devirmişlerdi. Neler yaşanmamıştı ki bu elli yılda. Acılar, sıkıntılar, yoksulluklar, güzellikler ve hastalıklar... Ne yaşarlarsa yaşasınlar hep mütevekkil , hep sabırlı ve ümitvar oldular. Birbirlerine hep destek oldular, yardım ettiler, moral verdiler. Birisi üzülüp yıkılacak olsa diğeri hemen onu tutar kaldırırdı . Her şeyin bir imtihan olduğunu, bu dünyanın geçici olduğunu hatırlatıp diğerine moral verirdi. Nur Nine, Mehmet Dede’ yi ilaç gibi görürdü. Onunla konuşmak en büyük tesellisi olurdu.
      Yıllar önceydi. Mehmet Dede fidan gibi gencecik bir delikanlıydı. Nur Nine de güzeller güzeli bir kız… Kimisi alan el olur bu alemde, kimisi veren el. Herkesin imtihanı farklıdır. Kimisi sabırla, kimisi şükürle imtihan olur. Mehmet bir yardım kuruluşunda gönüllü çalışan bir genç... İhtiyaç sahiplerini bulur  '' veren ile alan el '' arasında köprü kurardı. Ne veren alanı bilir, ne de alan vereni. İnsanlar aradan çekilince Yaradan' a yönelirdi insanlar... Mehmet, insanlar minnet içinde kalmasın diye tespit ettiği ihtiyaç sahiplerine gecenin nurunda erzak dağıtırdı. Usulca kapılarına bırakırdı binbir çeşit erzak malzemelerini. Kendisi için edilen duaları duyamazdı ama bir “Duyan” vardı elbet... Zira edilen yardımı Allah bildikten sonra gerisinin  ne ehemmiyeti vardı ki...  Her tarafı dökülen eski, ahşap bir evin kapısının önüne tam erzak paketini bırakmıştı ki kapı aniden açıldı. Gayri ihtiyari kapıya baktığında masum ve mahçup bir çift göz ile göz göze geldi. Her ikisi de utançtan kıpkırmızı olmuşlardı. Bir tek kelime etmeden bir gölge gibi uzaklaştı Mehmet oradan. Kalbi güm güm atıyordu duracakmış gibi. İçinden ''Estağfurullah'' çekiyordu durmadan ve kalbinin çarpıntısına anlam veremiyordu. O geceden sonra yüreğinde bir ağırlık hissetti hep. İçinde olup bitenlere anlam veremiyor o geceyi ve o bir çift gözü aklından çıkaramıyordu. Günaha girmekten Allah' a sığınıyordu. Bir sene hiç uğramadı o eve haya sahibi Mehmet. Ama hep merak etti, o geceki kızın kim olduğunu, bir sene sonra tekrar aynı adres tutuşturuldu eline. Her adımında ecel terleri döküyordu. Kapının tekrar açılması için Allah' a dualar ediyordu. Ümit ile korku arasında, tam paketi bırakmış gidiyordu ki işte yine aynı gıcırtı... Ve yine aynı gözler. Bu sefer mütebessim ve çok müşfik bir ses tonuyla:
          - Allah sizden razı olsun .
          - Allah sizden de razı olsun .
          - Buyurun içeride biraz dinlenin . Hasta bir annem var . Onunla da tanışmış olursunuz .
          - Olur. Rahatsızlık vermezsem eğer ...
          - Estağfurullah ...
    İşte böyle tanışmışlardı, Mehmet Dede ile Nur Nine. Kısa bir süre sonra Nur annesini kaybetmiş ve hiç kimseyi darda bırakmayan Allah, Nur' un karşısına Mehmet' i çıkarmıştı. Sade bir nikah ile evlendiler. Düğün paralarıyla evlenemeyen gençlere destek oldular. Saadetin parayla değil, aynı duyguları paylaşmakla olduğunun idrakinde yaşadılar hep. Birbirini Allah'ın emaneti olarak görüp korudular, kırmadılar ve birbirlerine hiç kırılmadılar... Olumlu düşünmenin yolunu buldular hep. Günlerini fakirlere, yetimlere kol kanat gererek, moral vererek geçiriyorlardı. Kendilerinde yoktu belki para ama ''Hayra vesile olan hayrı yapan gibidir '' hadis - i şerifini düstur edinmişlerdi. Veren ile alan arasındaydılar hep. Bir gün mutluluklarına mutluluk katan bir haber aldılar. Nur bebek bekliyordu. İkisinin de yüzü aydınlandı. Allah 'a şükrederek secdelere kapandılar. Ve ara vermeden daha da şevkle ihtiyaç sahiplerine yardım ettiler. Nur evde elişi yapıyordu. Kazandığı paralarla da fakir öğrencileri okutuyordu. O küçük ahşap evlerinden  etrafa '' nur '' saçılıyordu sanki... Beklenen gün gelmiş Nur ile Mehmet ' in dünya tatlısı bir kızları olmuştu. '' Zeynep '' koydular adını. '' Nur-u Muhammedi Zeynebimiz '' diye sevdiler onu. O da bu yardım kervanının bir neferi olmuştu. Elbet Allah sevdiği kullarını türlü türlü sıkıntılarla imtihan edecekti. Yine tatlı bir sabah namazıyla başladı günleri. Ihlamur içerek devam etti. Kahvaltıdan sonra dualar ederek uğurlandı Mehmet. Nur da Zeynep’ine bakmak için odasına gitti. Zeynep annesini görünce tatlı tatlı gülümsedi. Uzun kirpikleri neredeyse kaşlarına değecekti. Kabe gibi kapkara gözlerinde kayboldu Nur. Alnından öptüğünde korkuyla irkildi. Alev alevdi kızcağızının alnı. Çok geçmeden Zeynep' i baygınlık geçirmeye,  çırpınmaya başladı. Koştu kapıya, komşularını çağırdı ve hemen hastaneye kaldırdılar. Mehmet de haberi alır almaz koştu Nur' una, Nur - u Muhammedi kızına. Doktorlar havale dediler, yoğun bakımda dediler, öldü dediler... Nur ve Mehmet' in içine kor halinde bir alev düştü. Göz yaşları damla damla ateş oldu. Ama isyan etmekten korkarak '' İnna lillahi ve inne ileyhi raciun '' (Allah ' tanız ve Allah'a döneceğiz )  dediler  ve sabır gösterdiler. Minicik bedeni dualarla koydular toprağın kucağına. El sallayarak uğurladılar gurbete yavrucağızlarını... Bir gün buluşacaklarını bilerek. Bu onlar için zor bir imtihandı ama sabır göstererek ve insanların yardımına koşarak geçirdiler vakitlerini. Allah bir daha evlat nasip etmedi onlara ama hep yetimleri evlatları gibi sevip kolladılar. Onlarla dindirdiler acılarını  ve yıllar yılları böyle kovaladı . Mehmet'e Aydede ismini vermişlerdi, minik yetimler. Gecelerini aydınlatan bir dolunayıydı onların. Doğrusu bu ismi fazlasıyla hak ediyordu. Gecenin zifiri karanlığında bir ışık, bir umut oluyordu kazan kaynamayan sofralara... Artık emekliye ayrılma vakti gelmişti Aydede'nin... Eski takati yoktu. Üstelik böbreklerinde de dayanılması zor ağrıları oluyordu. Doktora gittiklerinde böbreklerinin iflas ettiğini, böbrek nakli olması gerektiğini söylediler ve nakil için listeye alındılar...
       Ihlamurlarını içtikten sonra Nur Nine, Aydede' nin kahvaltısını da hazırladı. Birbirlerine hayır duaları ederek çaylarını yudumladılar. Derken telefonun acı sesiyle irkildiler. Nur Nine telefonun ahizesini kaldırdığında gözleri sevinçle parladı. Telefonu kapattıktan sonra heyecanla koşarak Aydede' nin yanına geldi ve elini tutarak ''Böbrek bulunmuş caanım'' dedi. Buruk bir sevinçle mukabele etti Aydede.  ''Yarın bizi hastaneye bekliyorlar''diye ekledi Nur Nine. Ertesi gün sabah namazından sonra düştüler yola.                                                  Hastaneye geldiler ve ameliyat için hazırlık yaptılar. Tahliller yapılırken Aydede uzaktan bir genç  kadının kendisini gözetlediğini gördü. Dikkatle baktığında çaresiz ve üzgün bakışlarla gözlerinden yaşlar süzüldüğünü fark etti. Yanına gitmeye takati yoktu. Yanındaki hemşireden bayanı çağırmasını rica etti. Aydede, ''Niçin ağlıyorsun kızım ne olur anlat bana'' diye yalvarırcasına sordu. Kadın hıçkırıklara boğuldu. Biraz sakinleşince anlatmaya başladı:
       - Size nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum. Ama '' anne '' olmak çok farklı, insana her şeyi yaptırıyor. Beş yaşında bir kızım var. Adı Zeynep.
       Zeynep adını duyunca Aydede 'nin yüreğine bir şey oturdu sanki. Gayri ihtiyari gözleri nemlendi. Kadın devam etti:
     - Zeynebim böbrek hastası. O kadar zayıfladı ki artık dayanamayacak diye korkuyorum. Sıra sizdeymiş. Biz de sizden sonrayız. Tedbiren yedek olarak bizi de çağırdılar. Size bunları neden anlatıyorum, bilmiyorum ne olur beni affedin, dedi ve ağlayarak odadan dışarı çıktı.
     Aydede kararını vermişti. Ameliyat olmayacak, sırasını Zeynep' e verecekti. Ama bunu Nur 'una nasıl söyleyecekti. Onu düşünüyordu. Nur Nine ' nin yanına geldiğinde onu dua eder buldu.
    - Nur Hanımım sana bir şey soracağım.
    - Söyle caanım.
    - Nur -u Muhammedi Zeynebimizi özledin mi?
     Bu ani soru karşısında Nur Nine' nin boğazına bir şeyler düğümlenmiş gözlerinden yaşlar süzülürken titrek sesiyle:
   - Özlemez miyim evimin direği burnumda tütüyor, dedi. Söyle hele nerden çıktı bu soru?
   - Bize Allah bir Zeynep daha versin ister misin?
    Nur ninenin ağlayan gözleri birden güldü. Aydede şaka ile gönlünü alıyor zannetti ve :
   - İsterim caanım istemez miyim?
    Aydede olanları anlattı:
   - Biz yaşayacağımızı yaşadık Nur Hanımım Zeynebin benden daha çok ihtiyacı var bu böbreklere ...
  - İyi kalpli Aydedem benim her zaman olduğu gibi yine hep başkalarını düşünüyorsun. Ne diyeyim bana da güzel bir sabır düşüyor.
    Aydede ve Nur Nine mütevazi ahşap evlerinin yolunu tuttular.
    Çok geçmedi ağırlaştı Aydede. Nur 'uyla helalleşerek bir gece ay dolunayken Hakk ' a yürüdü. Nur Nine de dualarla uğurladı onu ebedi yurduna. Mezarının başında dua eden minik eller ona bir teselli oldu. Zeynep ve anne - babası Nur Nine' yi hiç yalnız bırakmadılar. Minik elleriyle gözünün yaşını sildi Zeynep Nur Nine' nin. Yüreğinin yangınına su serpti. İki yıl olmuştu Aydede' yi kaybedeli. Nur Nine' nin rüyasına geldi Aydede:
     - Nur ' um Hanımım seni çok özledim. Beni bekletme artık diyordu...
    Sevinçle açtı gözlerini Nur Nine... Anlamıştı vaktinin geldiğini, vuslat yakındı. Yıkandı, tertemiz kıyafetlerini giydi gelinler gibi süslendi. Evdekilere teşekkür mektubu bırakarak düştü gece yarısı yollara... Dizlerine bir takat gelmişti sanki. Bir solukta vardı kabristana. Dolunay etrafı gündüz gibi aydınlatıyordu. Aydede ' nin mezarını buldu ve dualarla yanında kendine yer açtı. Uzandı Aydede ' nin yanına ve semadan bir ses yankılandı:
     ''Eşhedü enla ilahe illallah ve eşhedü enne muhammeden abdühü ve rasulüh . ''
 Dolunay şahitlik etti onlara...
Binnur SÖKMEN
Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni




     
   
    

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder