Diğerkâmlık
Bir bahar mevsimi , seher vakti... İn cin
uykuda... Her yerde derin bir sükut… Yalnız Hak aşıkları uyanık. Bir de kainat
sessiz bir zikirde... Gecenin son deminde bu ulvi havayı semada yankılanan
''Allahüekber'' sesleri süslüyor . Huşu içerisinde dinlenen sabah ezanından
sonra kainat Hakk'ın divanında el pençe ...
Küçük ahşap evin loş ışığında da iki
ihtiyar beden kainattaki bu zikre eşlik ediyor. Mehmet Dede önde, Nur Nine onun
hemen bir adım ardında, Rabbin huzurunda... Mütevekkil ve acizane namazlarını
eda ediyorlar. Namazdan sonra arşa kadar uzanan dualar “iman” ile Rabb’e
kavuşmak için ... Mehmet Dede dua ediyor , Nur Nine amin diyor. Nur Nine dua
ediyor, Mehmet Dede amin diyor . Namazdan sonra her gün adet olduğu üzere Nur
Nine ıhlamur demliyor ve sohbetlerini de ıhlamura katık ediyorlardı ...
- Buyur Caanım .
- Ellerine sağlık Nur Hanımım .
- Afiyet olsun Evimin Direği .
- Sana da Gözümün Nuru ...
Böyle tatlı sözlerle geçen 50 yılı
devirmişlerdi. Neler yaşanmamıştı ki bu elli yılda. Acılar, sıkıntılar,
yoksulluklar, güzellikler ve hastalıklar... Ne yaşarlarsa yaşasınlar hep
mütevekkil , hep sabırlı ve ümitvar oldular. Birbirlerine hep destek oldular,
yardım ettiler, moral verdiler. Birisi üzülüp yıkılacak olsa diğeri hemen onu
tutar kaldırırdı . Her şeyin bir imtihan olduğunu, bu dünyanın geçici olduğunu
hatırlatıp diğerine moral verirdi. Nur Nine, Mehmet Dede’ yi ilaç gibi görürdü.
Onunla konuşmak en büyük tesellisi olurdu.
Yıllar önceydi. Mehmet Dede fidan gibi
gencecik bir delikanlıydı. Nur Nine de güzeller güzeli bir kız… Kimisi alan el
olur bu alemde, kimisi veren el. Herkesin imtihanı farklıdır. Kimisi sabırla,
kimisi şükürle imtihan olur. Mehmet bir yardım kuruluşunda gönüllü çalışan bir
genç... İhtiyaç sahiplerini bulur ''
veren ile alan el '' arasında köprü kurardı. Ne veren alanı bilir, ne de alan
vereni. İnsanlar aradan çekilince Yaradan' a yönelirdi insanlar... Mehmet, insanlar
minnet içinde kalmasın diye tespit ettiği ihtiyaç sahiplerine gecenin nurunda
erzak dağıtırdı. Usulca kapılarına bırakırdı binbir çeşit erzak malzemelerini.
Kendisi için edilen duaları duyamazdı ama bir “Duyan” vardı elbet... Zira
edilen yardımı Allah bildikten sonra gerisinin
ne ehemmiyeti vardı ki... Her
tarafı dökülen eski, ahşap bir evin kapısının önüne tam erzak paketini bırakmıştı
ki kapı aniden açıldı. Gayri ihtiyari kapıya baktığında masum ve mahçup bir
çift göz ile göz göze geldi. Her ikisi de utançtan kıpkırmızı olmuşlardı. Bir
tek kelime etmeden bir gölge gibi uzaklaştı Mehmet oradan. Kalbi güm güm
atıyordu duracakmış gibi. İçinden ''Estağfurullah'' çekiyordu durmadan ve
kalbinin çarpıntısına anlam veremiyordu. O geceden sonra yüreğinde bir ağırlık
hissetti hep. İçinde olup bitenlere anlam veremiyor o geceyi ve o bir çift gözü
aklından çıkaramıyordu. Günaha girmekten Allah' a sığınıyordu. Bir sene hiç uğramadı
o eve haya sahibi Mehmet. Ama hep merak etti, o geceki kızın kim olduğunu, bir
sene sonra tekrar aynı adres tutuşturuldu eline. Her adımında ecel terleri
döküyordu. Kapının tekrar açılması için Allah' a dualar ediyordu. Ümit ile
korku arasında, tam paketi bırakmış gidiyordu ki işte yine aynı gıcırtı... Ve
yine aynı gözler. Bu sefer mütebessim ve çok müşfik bir ses tonuyla:
- Allah sizden razı olsun .
- Allah sizden de razı olsun .
- Buyurun içeride biraz dinlenin .
Hasta bir annem var . Onunla da tanışmış olursunuz .
- Olur. Rahatsızlık vermezsem eğer
...
- Estağfurullah ...
İşte böyle tanışmışlardı, Mehmet Dede ile
Nur Nine. Kısa bir süre sonra Nur annesini kaybetmiş ve hiç kimseyi darda
bırakmayan Allah, Nur' un karşısına Mehmet' i çıkarmıştı. Sade bir nikah ile
evlendiler. Düğün paralarıyla evlenemeyen gençlere destek oldular. Saadetin
parayla değil, aynı duyguları paylaşmakla olduğunun idrakinde yaşadılar hep.
Birbirini Allah'ın emaneti olarak görüp korudular, kırmadılar ve birbirlerine
hiç kırılmadılar... Olumlu düşünmenin yolunu buldular hep. Günlerini fakirlere,
yetimlere kol kanat gererek, moral vererek geçiriyorlardı. Kendilerinde yoktu
belki para ama ''Hayra vesile olan hayrı yapan gibidir '' hadis - i şerifini düstur
edinmişlerdi. Veren ile alan arasındaydılar hep. Bir gün mutluluklarına mutluluk
katan bir haber aldılar. Nur bebek bekliyordu. İkisinin de yüzü aydınlandı.
Allah 'a şükrederek secdelere kapandılar. Ve ara vermeden daha da şevkle ihtiyaç
sahiplerine yardım ettiler. Nur evde elişi yapıyordu. Kazandığı paralarla da
fakir öğrencileri okutuyordu. O küçük ahşap evlerinden etrafa '' nur '' saçılıyordu sanki...
Beklenen gün gelmiş Nur ile Mehmet ' in dünya tatlısı bir kızları olmuştu. ''
Zeynep '' koydular adını. '' Nur-u Muhammedi Zeynebimiz '' diye sevdiler onu. O
da bu yardım kervanının bir neferi olmuştu. Elbet Allah sevdiği kullarını türlü
türlü sıkıntılarla imtihan edecekti. Yine tatlı bir sabah namazıyla başladı
günleri. Ihlamur içerek devam etti. Kahvaltıdan sonra dualar ederek uğurlandı
Mehmet. Nur da Zeynep’ine bakmak için odasına gitti. Zeynep annesini görünce
tatlı tatlı gülümsedi. Uzun kirpikleri neredeyse kaşlarına değecekti. Kabe gibi
kapkara gözlerinde kayboldu Nur. Alnından öptüğünde korkuyla irkildi. Alev
alevdi kızcağızının alnı. Çok geçmeden Zeynep' i baygınlık geçirmeye, çırpınmaya başladı. Koştu kapıya, komşularını
çağırdı ve hemen hastaneye kaldırdılar. Mehmet de haberi alır almaz koştu Nur'
una, Nur - u Muhammedi kızına. Doktorlar havale dediler, yoğun bakımda dediler,
öldü dediler... Nur ve Mehmet' in içine kor halinde bir alev düştü. Göz yaşları
damla damla ateş oldu. Ama isyan etmekten korkarak '' İnna lillahi ve inne
ileyhi raciun '' (Allah ' tanız ve Allah'a döneceğiz ) dediler
ve sabır gösterdiler. Minicik bedeni dualarla koydular toprağın kucağına.
El sallayarak uğurladılar gurbete yavrucağızlarını... Bir gün buluşacaklarını
bilerek. Bu onlar için zor bir imtihandı ama sabır göstererek ve insanların
yardımına koşarak geçirdiler vakitlerini. Allah bir daha evlat nasip etmedi
onlara ama hep yetimleri evlatları gibi sevip kolladılar. Onlarla dindirdiler
acılarını ve yıllar yılları böyle
kovaladı . Mehmet'e Aydede ismini vermişlerdi, minik yetimler. Gecelerini aydınlatan
bir dolunayıydı onların. Doğrusu bu ismi fazlasıyla hak ediyordu. Gecenin
zifiri karanlığında bir ışık, bir umut oluyordu kazan kaynamayan sofralara...
Artık emekliye ayrılma vakti gelmişti Aydede'nin... Eski takati yoktu. Üstelik
böbreklerinde de dayanılması zor ağrıları oluyordu. Doktora gittiklerinde
böbreklerinin iflas ettiğini, böbrek nakli olması gerektiğini söylediler ve
nakil için listeye alındılar...
Ihlamurlarını içtikten sonra Nur Nine,
Aydede' nin kahvaltısını da hazırladı. Birbirlerine hayır duaları ederek
çaylarını yudumladılar. Derken telefonun acı sesiyle irkildiler. Nur Nine
telefonun ahizesini kaldırdığında gözleri sevinçle parladı. Telefonu
kapattıktan sonra heyecanla koşarak Aydede' nin yanına geldi ve elini tutarak
''Böbrek bulunmuş caanım'' dedi. Buruk bir sevinçle mukabele etti Aydede. ''Yarın bizi hastaneye bekliyorlar''diye
ekledi Nur Nine. Ertesi gün sabah namazından sonra düştüler yola. Hastaneye geldiler ve
ameliyat için hazırlık yaptılar. Tahliller yapılırken Aydede uzaktan bir
genç kadının kendisini gözetlediğini
gördü. Dikkatle baktığında çaresiz ve üzgün bakışlarla gözlerinden yaşlar
süzüldüğünü fark etti. Yanına gitmeye takati yoktu. Yanındaki hemşireden bayanı
çağırmasını rica etti. Aydede, ''Niçin ağlıyorsun kızım ne olur anlat bana''
diye yalvarırcasına sordu. Kadın hıçkırıklara boğuldu. Biraz sakinleşince
anlatmaya başladı:
- Size nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum. Ama
'' anne '' olmak çok farklı, insana her şeyi yaptırıyor. Beş yaşında bir kızım
var. Adı Zeynep.
Zeynep adını duyunca Aydede 'nin yüreğine bir
şey oturdu sanki. Gayri ihtiyari gözleri nemlendi. Kadın devam etti:
- Zeynebim böbrek hastası. O kadar
zayıfladı ki artık dayanamayacak diye korkuyorum. Sıra sizdeymiş. Biz de sizden
sonrayız. Tedbiren yedek olarak bizi de çağırdılar. Size bunları neden
anlatıyorum, bilmiyorum ne olur beni affedin, dedi ve ağlayarak odadan dışarı
çıktı.
Aydede kararını vermişti. Ameliyat
olmayacak, sırasını Zeynep' e verecekti. Ama bunu Nur 'una nasıl söyleyecekti.
Onu düşünüyordu. Nur Nine ' nin yanına geldiğinde onu dua eder buldu.
- Nur Hanımım sana bir şey soracağım.
- Söyle caanım.
- Nur -u Muhammedi Zeynebimizi özledin mi?
Bu ani soru karşısında Nur Nine'
nin boğazına bir şeyler düğümlenmiş gözlerinden yaşlar süzülürken titrek
sesiyle:
- Özlemez miyim evimin direği burnumda tütüyor, dedi. Söyle hele nerden
çıktı bu soru?
- Bize Allah bir Zeynep daha versin ister misin?
Nur ninenin ağlayan gözleri birden güldü.
Aydede şaka ile gönlünü alıyor zannetti ve :
- İsterim caanım istemez miyim?
Aydede
olanları anlattı:
- Biz yaşayacağımızı yaşadık Nur Hanımım
Zeynebin benden daha çok ihtiyacı var bu böbreklere ...
- İyi
kalpli Aydedem benim her zaman olduğu gibi yine hep başkalarını düşünüyorsun.
Ne diyeyim bana da güzel bir sabır düşüyor.
Aydede ve Nur Nine mütevazi ahşap evlerinin
yolunu tuttular.
Çok geçmedi ağırlaştı Aydede. Nur 'uyla
helalleşerek bir gece ay dolunayken Hakk ' a yürüdü. Nur Nine de dualarla
uğurladı onu ebedi yurduna. Mezarının başında dua eden minik eller ona bir
teselli oldu. Zeynep ve anne - babası Nur Nine' yi hiç yalnız bırakmadılar.
Minik elleriyle gözünün yaşını sildi Zeynep Nur Nine' nin. Yüreğinin yangınına
su serpti. İki yıl olmuştu Aydede' yi kaybedeli. Nur Nine' nin rüyasına geldi
Aydede:
- Nur ' um Hanımım seni çok özledim. Beni
bekletme artık diyordu...
Sevinçle açtı gözlerini Nur Nine...
Anlamıştı vaktinin geldiğini, vuslat yakındı. Yıkandı, tertemiz kıyafetlerini
giydi gelinler gibi süslendi. Evdekilere teşekkür mektubu bırakarak düştü gece
yarısı yollara... Dizlerine bir takat gelmişti sanki. Bir solukta vardı
kabristana. Dolunay etrafı gündüz gibi aydınlatıyordu. Aydede ' nin mezarını
buldu ve dualarla yanında kendine yer açtı. Uzandı Aydede ' nin yanına ve
semadan bir ses yankılandı:
''Eşhedü enla ilahe illallah ve eşhedü
enne muhammeden abdühü ve rasulüh . ''
Dolunay şahitlik etti onlara...
Binnur
SÖKMEN
Türk
Dili ve Edebiyatı Öğretmeni
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder