EDEBIYAT etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
EDEBIYAT etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Ocak 2019 Çarşamba

Yazar Meselesi ACZ


Yazar Meselesi 


Cahit Zarifoğlu






     "Artist" Sanatçı olarak bilinen Cahit Zarifoğlu, Türk şiirinin en özgün isimlerinden biridir. Geride Türk şiirlerinin ve edebiyatının başyapıtlarını bırakan soyadı gibi zarif biri olan şair, aynı zamanda güreş ve pilotlukla da ilgilenirdi. 32 yıl önce aramızdan ayrılan Yedi Güzel Adam'ın değerli ismi Cahit Zarifoğlu'nun hayatını sizler için araştırdım. Peki Cahit Zarifoğlu kimdir, nerelidir, kaç yaşında vefat etti? İşte ayrıntılar...

    Ülkemizin önemli şairlerinden olan Kahramanmaraşlı Cahit Zarifoğlu, 1 Temmuz 1940, Ankara doğumludur. Edebiyata lise yıllarında şiir ve kompozisyonlar yazarak başlayan şair, usta hikayeci Rasim Özdenören, Şair Erdem Bayazıt, Şair Alaaddin Özdenören ile aynı sıralarda okudu. Zarifoğlu, Rasim Özdenören ve Necip Fazıl Kısakürek’in tavsiyesi üzerine Berat Hanım’la evlenmiş, 4 çocuk sahibidir.

    İçe kapanıklığı ile öne çıkan şair, zeki ve dalgındı. Şair, serüvenci, girişimci ve gezgin bir ruha sahipti. Çünkü bir dönem otostopla Avrupa’nın belli başlı ülkelerini gezmiş ve dostlar edinmişti (1967). Lise yıllarında güreş sporuna da ilgi duyan Zarifoğlu, pilotluğa merak salmış hatta 3 ay kurs görmüş ve iç kulağındaki bir rahatsızlığı nedeni ile pilotluğa kabul edilmemiştir.

    Zarifoğlu’nun edebiyata olan ilgisi geleceği için büyük bir adım atmasını sağlayarak, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Alman Dili ve Edebiyatı okumasını sağlamıştır. Zarifoğlu kariyerini uzun bir süre öğretmenlik üstüne yapmıştır. Şiirlerine verdiği değer ve yeteneği sayesinde şair olma yolunda da ilerlemeler kaydetmiştir. Günümüzde “YEDİ GÜZEL ADAM” adlı eseri görsellere dökülerek televizyon dizisi haline getirilmiş ve büyük ilgi görmüştür. Zarifoğlu’nun bu kadar ilgi görmesini sağlayan eserlerinde yansıttığı dinsel inançlar çerçevesinde ele aldığı Anadolu insanının acı, umut ve sevgisini İslam düşüncesindeki toplumsal mutluluk anlayışıyla işlemesidir. Ünlü şair 7 Haziran 1987’de, eserlerini ardında bırakarak İstanbul’da hayata gözlerini yummuştur. Cahit Zarifoğlu insanlara değerler katan şairlerden biridir. Kim bilir, belki şimdi niceleri onun açtığı yolda emin adımlarla yürümektedir.

ZARİFOĞLU’ ESERLERİ

İşaret çocukları

Yedi güzel adam

Yaşamak

Hazırlayan:Ceren GÜRSOY




Yaşamak C. Zarifoğlu (Video)



Şiir
Yaşamak Cahit Zarifoğlu (Video)


Kullanım Kılavuzu


        Selamların en güzeliyle başlayalım söze “SELAMÜN ALEYKÜM”

        Kullanım kılavuzu , yeni alınan ürünlerin içinde , nasıl kullanılacağını anlatan     kitapçıklardır . İstatistiklere göre Türklerin kullanım kılavuzu kullanım oranı ise sadece %7,5. Günümüzde en basitinden mutfak robotunda bile olan kullanım kılavuzunun ne yazık ki daha “dünyaya ait olanı da olmalı” diyen birilerine henüz rastlamadım. Ne kadar zor olabilir ki dediğimiz için mi yoksa her şeyi iyi bilme hastalığına günden güne daha çok kapıldığımızdan mı emin değilim. Açlıktan helak olmuş bir millet ve karşısında kıymet bilmeyen, beğenmeyen yaptığını başkalarına gösteriş için yapan, kendi olsa bırak kullanmak gözünün ucuyla bile dönüp bakmayacakları şeyleri ucuz kahramanlık numaraları için, toplumun vicdanına oynandığı bu dönemde aslında düzenin epeyce bozulduğu ve şu kullanım kılavuzu neredeyse bir an önce bulunması gerektiği aşikar. Hayvanların bile bir düzen ile yaşadığı yerde biz insanlar neyin peşindeyiz, elimize ne geçecek, ne umuyoruz? Hala net bir cevap verebilen yok. Diyelim ki çıkarlarımız için- hoş hangi çıkar birlik beraberlik içinde yaşamamıza engel olabilecek kadar mühimse- insanlarla savaşıyoruz,öldürüyoruz veya sınıflandırıyoruz.

     Örneğin, tek gayesi eşref-i mahlukatin sana yardım olan hayvanlarla derdimiz ne? Aslında hepimiz doğruyu da biliyoruz empati yapmayı da. İlkokulda başlayan erdem eğitimi ister istemez içimize işledi çoktan, tabi içimizdeki o sesi duymak için biraz vicdan olması gerekiyor ki, hala kalmış olmasını umuyorum. Ya da küresel ısınmaya bakalım. Sebebi yine biz insanlar değil mi? Bulaşıcı hastalıklar, çevre kirliliği, terör, madde bağımlılığı, şiddet, taciz… Ne çok dert var aslında başımızda.Sorsan herkes yakınır, birilerini suçlar. Hep suçlu biri vardır zaten. Herkesin lânet okuduğu biri. Kimsenin aklına dönüp kendisine bakmak gelmez.

       Bir hikâye anlatayım sizlere… Kâbe’de tavaf sırasında beyaz bir adam siyahi birinin rengine bakarak güler, bunu gören siyahi adam yaklaşır ve şunları söyler : “ Ne oldu, neden gülüyorsun? Boyayı mı sevmedin yoksa boyacıyı mı?”

      Peygamber Efendimiz (sav) buyurur ki : “Başkasının ayıp ve kusurunu söyleyeceğin zaman derhal kendi kusurunu hatırla.”

     Sözün özü: Dünya mutfak robotu değil ki karmaşık olsun. Aslında kural gayet basit. Sevgi, saygı ve biraz da haddimizi bilmek yeter
Sudenaz KARABOĞA



GERÇEK ÖZGÜRLÜK


                                                  GERÇEK ÖZGÜRLÜK
     Neden evlere kısılıp kalıyoruz? Neden, ne kadar vaktimizin kaldığını bilmediğimiz bu dünyada bize bahşedilen güzellikleri görmüyoruz? Gezip de bitiremeyeceğimiz kadar güzellik varken neden bu bir yerden başlamamız?
     Kaç kez sırtınıza çantanızı takıp bulunduğunuz şehri keşfe çıktınız? Kaç kez çantanıza birkaç parça eşya tıkıştırıp başka şehirlere kaçtınız? Çevrenizdeki doğal güzelliklerin kaçını gördünüz? Hiçbir dağın tepesinde güneşin doğuşunu izlediniz mi? Onu da geçtim, güneşin doğuşunu izlediniz mi hiç? Belki defalarca sabahladınız ama hiç kafanızı bilgisayardan kaldırıp bakmadınız lacivertin maviye dönüşüne. Hiç gözünüzü kapayıp temiz havayı içinize çektiniz mi? Şehrin ışıklarından uzakta yıldızların ne kadar güzel gözüktüğünü biliyor musunuz? Nerden bileceksiniz ki...
      Hayatın size sunduğu güzelliklerin farkında mısınız? Dört duvar arasına sıkışıp kalıyoruz. Özgür olduğunu düşünen herkesin gittiği yer kapalı alandan diğer kapalı alana geçmek oluyor. Hani şu çatısı olan yerler. Ne olur bir kez de evden çıkıp nereye gideceğinizi bilmeden yürüseniz. Ayaklarınızın sizi götürdüğü yere gitseniz. O zaman anlayacaksınız özgürlüğün ne olduğunu.
      Hala fırsatınız varken yaşadığınızı hissedin...

Rabia BAŞKÖY



İmtihan


İمtihaن...

       M etanet de N edamet de imtihan...

     Hayat bu, olur ya, bazen beyninin kıvrımlarına gizlenmiş olan aklın, sana, kıvrıla kıvrıla bir labirente evrilmiş düşüncelerinin keskin virajlarını aldıramaz. Bu bir imtihandır ve çalışmadığın yerden gelmiştir acılar. İşte o an ay olmak istersin...
 Güneş kadar ışıldayamayacağının farkındasındır, işte bu yüzden ay olmak istersin. Hiç yoktan, bir güneş bulup ışığını yansıtmak istersin. Kısıldığın labirentte yolunu aydınlatabilmek için… Yürek temeline oturtulmuş bu labirentte yumuşacık zemine bıraktığın izleri görmek ve aynı yolda takılıp kalmamak için... Altın ışığı aramaya koyulursun en nihayetinde. Bakmadığın yer kalmaz: sağın, solun, önün, arkan... Fakat sobeleyebileceğin hiçbir şey yoktur elinde. Sıkışık düşünce trafiğinden kurtulmayı başarmış bir fikir üzerinde yoğunlaşırsın: "Mademki altın ışığı ararsın, bir de yukarılara bakmalısın."

   Naif başını sonlu sonsuzluğun rengine doğru kaldırdığında etrafı şeffaf yıldızların kapladığına şahit olursun. Tam ortalarında bir tanesi vardır ki onun hudutları hepsinden daha belirgindir. Büyülenişinin etkisiyle içinde bulunduğun gerçekliğe sahte tebessümler hediye edersin. Dudaklarının iki ucu yukarıya doğru kıvrıldığında şeffaf yıldızların en ihtişamlısı birden parıldar. Göz alıcı ve tek kelimeyle devasa bir aydınlık bürür ruhunu. Onun altın ışığın olduğunu düşünürsün. Tekrar gözlerini açabildiğinde hemen ona bakarsın. Ama bu defa kendini görürsün, altın ışığının belirgin hudutları da eriyip gitmiştir bile. Gözlerini kapatıp kapatıp açarsın, onu görmek istedikçe kendi yansımanı bulursun tepende. Bu labirente girdiğine girmişine pişman olursun. Nedametin, damarlarındaki kanın yerine akacak kadar büyüktür. Bulamadan kaybettiğin altın ışıktan dolayıdır bu yoğun his, bu zorlu imtihanı pekiyiyle geçeceğini sandığından... Sonra bir yaşlı teyzenin sıkıla sıkıla dinlediğin bir öğüdü yankılanır kulağında:        " Yaptığın her hatada nedamet kaplasın içini. Fakat nedametin kıyametin olmasın, metanet tuğlalarının harcı olsun."

     İşte o zaman pişmanlığını, metanetinin güçlü duvarları için harç yapmayı öğrenirsin. Ve işte o zaman anlarsın arayıp durduğun ve kaybettiğini sandığın hudutlar arasında kendi yansımanı neden gördüğünü. Çünkü altın ışığını kaybettiğin için hissettiğin aşırı doz nedametin sana dayanıklı olmayı öğretti ve pişmanlıklarına böylesine rahat sırtını dayamayı öğrenmiş birinin altın ışığı ancak kendisi olabilirdi...

       İdrak damarları tıkanıklığını atlatınca labirentin tıkanık yolları, yüksek duvarları ve keskin virajları da kayboluverdi. Tam da o an labirente girdiğine pişman olduğu için pişman oldu. Zira kendi değerini sıkışmışlıkla keşfedeceğini hiç zannetmezdi.

" İçimde teneke sandığım o cevher,
Silinmeyi bekleyen tozlu bir altın imiş.
Nedametimi metanete çeviren altın ışık,
Bende saklı bir ben imiş."

Hatice Beyza ÖZ

DİLENCİ


DİLENCİ
    Geceden kalma sokak lambalarının ışıkları birer birer sönüyordu. Bankaların etrafındaki çimenlerin üzerindeki buz kristalleri,  yeni yeni doğan güneş ışıklarıyla eriyorlardı. Banklarda ise kıyafet denilemeyecek kadar eskimiş bez parçalarından ibaret kıyafetler…  Ve içlerindeki soğuk bedenler…  Hepsi sabahın ilk ışıklarında bir umutla yaşamlarını devam ettirmek için dileniyorlar, arabaları temizlemek için yollara atlıyorlardı. Artık arabalarını yıkatmak istemeyen insanların dahi arabasını yıkayıp onlardan para istemeye başlamışlardı. İnsanlardan para dileniyor kendilerini acındırıyorlardı. Gerçi acınacak halde oldukları doğruydu. Onlar söylemeden de insanlar bakar bakmaz durumlarını anlayabiliyorlardı. Ama içlerinden biri vardı ki ne dilenmeye ne de kendini küçük düşürmeye cesaret edebiliyordu. Kendisine yetecek kadar ekmek bulmak tek amacıydı. Zorla araba temizleyip sonra da hakkı olan parayı  vermelerini isteyemezdi. Diğerlerinden tek farkı da buydu. Soğuktan dolayı kızarmış burnu, siyah kocaman gözleri, küçük yüzü, belirgin elmacık kemikleri ve dolaşmasına rağmen güzelliğini kaybetmeyen saçları haricinde diğerleri gibi o da evsiz, işsiz, pasaklı ve muhtaçtı. Ama o utanması duygusu olan, naif, çekingen bir kızdı. Herkesten bir şey isteyemiyor, herkesin yanında dilencilik yapmak ona dokunuyordu. Ama bu yaşta hangi işte çalışabilirdi ki.
     Bir gün sabahın ilk ışıklarıyla herkes uyurken kalktı. Artık açlıktan uyuyamıyor, dilenmesi gerekiyordu. Ama onun en korktuğu şeyin başına gelmesinden korkuyordu. Bu bir sırdı ve burada bu halde olmasının asıl sebebiydi. Yüzü temiz, utandığını anlayacak, onu umursayacak tatlı bir kadın gördü. Belki de ondan isteyeceği bir ekmek parasıyla üç gün karnını doyurabilecekti. Ama nasıl isteyecekti. Ya onu umursamazsa? Herkesin yaptığı gibi “Allah rızası için” diye başlayan cümleler mi kuracaktı. Çok eskiden beri buradaydı. Ve aslında çok fazla olay görmüş, çok fazla dilenme şekillerine tanıklık etmişti. Kadın sanki sabırla onun gelmesini bekliyormuş gibiydi. Korkuyordu. Kendini çekiyormuş gibi hissediyordu. Ama her seferinde böyle oluyordu. Cesaretini topladı ve yanına doğru ilerledi. Kadından her zamanki klasik cümlelerle dilenerek para istedi. Utandı. Küçüldü. Kızardı… Daha fazla para uzatıyordu. Almaktan çekindi. Başını okşayıp hemen avucuna sıkıştırdı. Ekmek fırınından taze çıkmış küçük bir ekmek aldı. Yan bankta oturan kıza da ekmeğinden böldü. Kalan parayı da eski paltosunun cebine koydu…
        Ertesi gün sabah arka sokaktaki okuldan çıkan öğrencileri gördü. Onlara o kadar imreniyordu ki. Her gün onların önlüklerini izlemekten sıkılmıyordu. Birkaç hafta önce bir kızın bitmiş kitabını çöpe atarken görmüş ondan kitabı utana sıkıla istemişti. Kitabı okuyamıyordu. Ama resimlerine bakmaya dahi kıyamıyordu. Öğrenciler birer birer arkadaşlarıyla oynaya zıplaya okuldan çıkıyorlardı. Tam o sırada dilenmeye korktuğu kadını ona bakarken yakalamıştı. Kadın garip bir şekilde onu izliyordu. Çok korktu. Ona genelde garip garip bakarlardı zaten. Ama bu kadın hem ağlıyor hem de fark edildiğini anladığında saklanıyordu. Ona doğru gitmek istedi. Saklandığı taraftan gittiğini gördü. Artık öğrenciler dikkatini çekmiyordu. Sadece onu gördüğü yere odaklanmıştı. Elleri uyuşmuştu. Hareket edemedi.  Mahalle için yapılan bir anonsla irkildi. Ne kadar orada kaldığını bilmiyordu. Banka dönüp yerinde gece yarısına kadar düşündü… Annesi –anne sandığı kadın- ona; annesinin başkası olduğunu anlatmıştı. Onu bırakıp gittiğini söylüyordu. Bunu bu kadar küçük yaşta söylemesinin sebebi ise babasıymış. Babası tehlikeli bir adammış. Tabi onu hiç hatırlamıyordu. Yıllar sonra dönüp onu almak için kaç kere eve gelmiş onu kaçırmaya çalışmıştı. Evlerini değiştirdiler ama bir türlü ondan kurtulamadılar. Artık annesi yani öyle sandığı kadın ve babası yani babası sandığı adam ona bu adamın tehlikeli biri olduğuyla beraber onun gerçek babası olduğunu annesinin ise kaçıp gittiğini söylediler. Ne kadar çağırsa da onun yanına gitmemesi için uyardılar. O ise korkunç insanın baba dediği kişiye bıçak çekmesiyle artık onun ailesini tehlikeye attığını fark etti. O da kaçıp buraya geldi. Korkunç adamdan kurtulmuştu. Ailesi ise onu aramaya korkarlardı. Arkasında onu ne arayan olmuştu ne de soran…
      Uykudan uyandı. Kendisine  bakıldığını hissetti. Uyku sersemiyle sağ tarafa doğru baktı. Yine o kadındı… Bu sefer saklanmıyordu. Ağlıyor ama yüzünde küçük bir tebessüm vardı. Ona  doğru bakıyor, gözünü ondan ayırmıyordu. Ona doğru geldi. Yanına oturdu. Ağzından tek bir sözcük çıktı “Anne”… Boynuna sarıldı. İkisi de ağlıyordu. Sonra ona her şeyi anlattı. Hikaye aslında o yokken başlıyordu. Annesiyle babası ailelerinden habersiz evlenmişlerdi. Çok mutlu, huzurlu ve üniversite aşıklarıydılar. Ama o doğduktan sonra babası çok değişmiş her gün annesini dövmeye başlamıştı. Kumarbaz, alkolik bir adama dönüşmüştü. Annesi en sonunda dayanamamış kızını  en yakın arkadaşları olan yani onun en başından beri anne ve baba olarak bildiği aileye bırakmıştı. Sonra da ailesinin yanına gitti. Sık sık fotoğraflarına bakıp haberleşiyorlarmış. Ama onun hiçbir şeyden haberi olmuyormuş. Annesi en sonunda dayanamamış ailesine her şeyi itiraf etmiş. Ailesiyle beraber onu aramak için buraya gelmişler. Annesini kendi bulmuştu. Artık korktuğu başına gelmiş ve dilendiği kişi annesi çıkmıştı. Korktuğu şey iyi ki başına gelmişti. Annesiyle yeni bir bir başlangıç yapacak ve birlikte yaşayamadıkları yılların acısını çıkaracaklardı.

                                                                                                                                                             Sude GÜRAN
                                                                                                                                                            

İLK ÇARPIŞMA


İLK ÇARPIŞMA
       “Nasıl yaparsın?” dedi adam. Hem sinirli hem de çok üzgündü. Tekrar sertçe bağırdı kadına “Beni nasıl aldatırsın? Nasıl yaptın bunu, nasıl?”dedi. Adam gördüklerini duyduklarının karşısında delirmiş tansiyonu fırlamıştı. Karşısındaki kadına o kadar aşıktı ki ne aklı ne de kalbi alıyordu tüm bu yaşananları. Tamı tamına yirmi yıl olmuştu. Yirmi yıldır onun için atıyordu kalbi. Onu ilk gördüğü an geldi adamın aklına.
        Zzz…  Zzz…  Zzz…
       “Yine ne çabuk sabah oldu ya!” dedi adam isyan eden ses tonuyla.  Önce telefonunu aradı yatakta. O günün ilk şokunu telefonu eline almasıyla yaşadı. “ Nee! 07.50 mi? Ben bu saati 06.50’ye kurmamış mıydım ya? Kahretsin, yine geç kaldım.” Adamın yataktan fırlamasıyla yere kapaklanması bir oldu. “Ahh! Harika gerçekten düşmesem olmazdı.” Adam dizinin acısını umursamadan apar topar ayağa kalktı. Giyindi ve koşarak çıktı evden. 8 dolmuşuna yetişebilmesi için koşması gerekiyordu.  Koştu , koştu , koştu ve omzunda hissettiği acıyla kalakaldı. Az önce birine çarpmıştı. Sonra bir kadın sesiyle kaldırdı kafasını. “Çok özür dilerim beyefendi, benim hatam.” Adam şok içinde baktı kadına. Allah’ım, dedi kendi kendine. Kadının yemyeşil gözleri vardı. Beline kadar uzanan saçlarını açık bırakmış üstünden bir tokayla tutturmuştu. Adam dakikalarca bir şey diyemedi. Kadının gözlerine kaybolup gitmişti.
-Beyefendi daldınız. Bir şeyiniz yok ya?
-Yok yok iyiyim sağ olun. Aceleden çarptım size kusura bakmayın. Bu arada ben Osman. Osman TURGUT.
-Memnun oldum. Ben de Zeynep.
-Sizi ilk defa burada görüyorum. Yeni mi taşındınız?
Tanışıp arkadaş olmak istiyordu kadınla. Evet, dedi kadın.
- 3 gün oldu.
Adam çok sevinmişti bu duruma. Buralar küçük yerler. Kesin bir daha görürüm dedi kendi kendine.
Neyse dedi kadın.
- İşe geç kalıyorum. Görüşmek üzere.
İyi günler, dedi adam. Ondan sonra her gün Zeynep’i görmüş çok iyi anlaşan iki insan olmuşlardı.
       Kafasını salladı adam. Bunları düşünüp yumuşamamalıydı. Açıklamama izin ver, dedi Zeynep. Yalvarıyordu adama. Bir kez onu dinlese kendisinin bir suçu olmadığını anlayacaktı. Adam hızla çıktı odadan. Eğer daha fazla orada kalırsa kadının kalbini kıracaktı. “Osmaaaan” diye bağırdı kadın. “Bir kez olsun dinle beni yalvarırım. “ Dinlemedi adam, dinlemeyecekti. Adam tam merdivenlerden inerken kadın tekrar çıktı karşısına. İstemiyorum, dedi adam. Çekil başımdan deyip kadınını önünden ittirmişti ki
-Zeyneeep!
Adamın Zeynep diye bağırışlarıyla kadın merdivenlerden yuvarlanmaya başladı. Hemen koştu adam. Koştu ama yetişemedi onu hayatta tutmaya.
1 AY SONRA…
İlk çarpışmayla başlamıştı onların hikayesi. Şimdi ne Osman vardı o hikayede ne Zeynep. Osman tımarhanede ölümünü bekliyordu Zeynep’ini görebilmek için. Zeynep toprağın altında Osman’ını bekliyordu gerçeği anlatabilmek için.
                                                                                                                                                                  Merve KAYABAŞI
                                                                                                                                                                                           

O ZAMANLAR


O ZAMANLAR
Yalın ayaklarla camın kenarına basmış, buğulanmış cama narin parmaklarıyla resim çiziyordu. Evde telefon tuşunun sesi ile şöminenin çıtırtıları dışında ses yoktu. Serra Hanım telefonunun şarjının bitmesiyle fark etmiş olacak ki bir bağırış koptu. “Verda çorapların nerede senin!”  Hızla odasına kaçtı Verda. Yorganın içine girmiş, annesinin onu fark etmemesini umuyordu. Elleriyle minik ayaklarını kavrayan annesi söylendi. “Al işte ayakların buz gibi olmuş. Hasta olacaksın sonra.” Çoraplarını tekrar giydirdikten sonra ipek gibi olan sarı saçlarını okşayıp ona sarıldı. Aklına telefonunun şarjının bittiği gelmesiyle "Fatma! Verda’ya bakar mısın?" diyerek ayrıldı. Fatma evin dadısıydı. Orta yaşlı,  sevecen bir kadındı. Verda da o da birbirlerini çok severdi. Serra Hanım çoğu zaman meşgul olurdu. Bu yüzde  Verda zamanının çoğunu yalnız veya Fatma Dadı’yla geçirirdi. Akşama babası o çok yoğun  işinden gelir, hep beraber yemek yerlerdi.Ailenin bir arada olduğu nadir zamanlardandı yemek saati. Yemek bittiği zaman  Salih Bey yedi aydır bitirmeye  çalıştığı kitabını yazmaya bilgisayarın başına oturur, Serra Hanım ise telefonun başına geçerdi.

Verda odasına gitmişti. Yanlızlıktan canı sıkılmıştı. Pofuduk çoraplarını iki eline birden geçirmiş kukla gibi oynuyordu. Fatma Dadı’nın odaya girmesiyle kendi kendine oynayışından utandı ve oynamayı bıraktı. Fatma Dadı yanına oturdu. Kafasını okşayıp minik ellerinden öpüyordu. Annesi onunla çok ilgilenmediği için Fatma Dadı’yı kendine daha yakın buluyordu Verda. Eee ne oynuyorsun bakalım bana da anlat da ben de oynayayım, dedi Fatma Dadı. Verda hemen kocaman maviş gözleriyle heyecan dolu bir bakış attı. Fatma Dadı’nın eline çoraplarının birini geçirdi ve oyunu anlatmaya başladı. Fatma Dadı’nın da çok hoşuna gitti bu oyun. Beraber uzunca,  koyu bir oyun dünyasına daldılar. Bir süre sonra Verda'nın aklına çok güzel bir fikir geldi. Fatma Dadı’nın kulağına, sen burada bekle ben hemen geliyorum, dedi. Koşa koşa mutfağa gitti. Sandalyelerin birini kendinden büyük olmasına rağmen taşımaya çalışıyordu. Zor da olsa başarmıştı odasına geldiğinde bir başka sandalye almak için Fatma Dadı’dan yardım istedi. Fatma Dadı bir diğer sandalyeyi alıp geldi. Peki şimdi ne yapacağız bu sandalyelere Verda? dedi. Verda iki sandalyeyi karşılıklı koydu ve battaniyesini üstüne attı. Eline iki el feneri aldı ve ışıkları kapattı. Verda'nın hayalince mağara olan çadıra girdiler. El fenerleriyle battaniyeye ışık tutuyor gölge oyunu oynuyorlardı. Kendilerini oyuna o kadar kaptırmışlardı ki o sırada giden elektriklerin farkında bile olmadılar.  Son sürat oyunlarına devam ettiler. O sırada elinde el feneri ile odaya giren Serra Hanım ne yaptıklarını anlamaya çalışıyor,  tuhaf bakışlar atıyordu. Annesini fark eden Verda hemen yanına koştu. Sen de mi bizimle oynayacaksın anne? dedi. Şaşkınlıkla elindeki el fenerine bakan Serra Hanım bozuntuya vermeyerek,  “Tabii sizinle oynamak için geldim.” dedi. Annesinin elinden tuttuğu gibi çadırın içine soktu. Ama bu çadır üç kişiye yetmiyecekti. Ben bir sandalye daha alacağım,  dedi. Koridorlarda karanlık olunca korkudan mutfağa kadar gidemedi. Odasına en yakın olan babasının çalışma odasına girdi. Babası çalışırken masada uyuyakalmıştı. Babasını dürterek uyandırdı. Sandalyeni alabilir miyim baba? Ne yapacaksın bakalım onunla? dedi şaşkınlıkla. Annem ve Fatma Dadı’yla oyun oynayacağız. “E hadi bakalım hep beraber” dedi ve sandalyeyle beraber odaya gittiler.

Birlikte gölge oyunundan, mağara oyununa maceradan maceraya koştular . O gün elektriklerin gitmesi Verda için  başına gelen en güzel şey olmuştu. Yaklaşık bir saat kadar sonra elektriklerin geldiğinin farkına vardılar. Salih Bey “ben gideyim artık kitabımın üstünde çalışmam lazım yeterince vakit kaybettim zaten”  dedi. Babası  gittikten yaklaşık beş dakika sonra da annesi Serra Hanım da gitmişti. Yine Fatma Dadı’yla birlikte kalakalmıştı. O günden sonra Verda her gün elektriklerin gitmesi için dua ediyordu.Ama o gün gelmedi...
                                                                            ***
Anne bu hikayedeki kız sen misin yoksa? dedi merakla. Anlamasına şaşarak , “evet dedi evet o hikayedeki kız benim.” “Yaaa o zaman da telefonlar ,  bilgisayarlar var mıydı? Vardı kızım vardı. Ama keşke hiç olmasaydı.” Alnına sıcak bir öpücük koydu ve yanına kıvrıldı. Sarılarak kendilerini gecenin sessizliğine bıraktılar.
Efza İrem KIRÇAY

BİR BAŞKA SÜREYYA


BİR BAŞKA SÜREYYA
     Bir suç işlemek istiyorsan ama suçlanmak istenmiyorsan etrafına yeterince kalabalık toplaman yeter..!
     İstasyondaki küçük bir bankta oturuyordu genç adam. Büyük, yeşil, çekik, gözlerini istasyonun eskimiş duvarındaki saate çevirdi. Bineceği trenin kalkmasına 15 dakika vardı. Oturduğu yerden kalkmış, küçük bavulunu eline almış, trene doğru ilerliyordu ki önünden koşturarak bir çocuk geçti. Aniden önünden geçen çocukla sendeledi genç adam. Gözleri çocuğu takip etti. Çocuk hızlıca koşturmaya devam ediyordu. Sonunda yavaşladı ve bir kadının yanında durdu. Kadının uzun etekli elbisesinin eteklerini asılarak onu fark etmesini sağladı. Kadın çocuğa eğildi ve sıkıca sarıldı.
    “Görüşürüz anne !” çocuk bağırarak annesine -genç adam çocuğu bağırmasından anladığı kadarıyla- veda etti. Bir çocuğun annesinden ayrılma sahnesiydi bu. Biraz hüzünlü, biraz özlemli...
      Genç adam yoluna devam ediyordu ki bu ayrılık sahnesinin arkalarında kalan bir kadın gördü. Siyah saçları yağlanmış, yüzünde yer yer morluklar olan buna tezat üstünde şık bir paltosu olan bir kadın. Kadının gözleri çok boş bakıyordu. 3 numaralı sefer için anons yapıldığını işitti. Bineceği trendi bu. Genç adam bakışlarını önüne çevirdi, küçük bavulunun sapını iyice kavradı ve trene doğru yürüdü. Birinci adım, ikinci adım, üçüncü, dördüncü, beşinci...
      İşte tam o sırada bir silah sesi duyuldu. Genç adam barutun patlayan o derin sesini işitti. Bir kadının duyulmayan çığlığının sesi, bir kadının bitmişliğinin sesi...
      Sonra istasyon birbirine karıştı. Herkes kaçışıyordu. Genç adam ise donmuştu duyduğu ses karşısında. Ardından gelmişti o ses, az önce gözlerinin takıldığı yerden. Yavaşça vücudunu geriye döndürdü, gözleri az önce gördüğü sahneyi aradı. Annesine sarılan bir çocuğu, perondaki kadını... Ama gördüğü tek şey kanlar içindeki bir bedeni örten şık paltoydu.
***
    “3 Aralık 1967 tarihinde Haydarpaşa tren garında vurulan kadın!” manşeti herkesin dilindeydi. Haber kanalları kadının mutsuz aile yaşantısı nedeniyle, gazeteler borçlarını ödeyememesinden dolayı, yasak ilişkiden dolayı, bir hastalığın acısından dolayı ve daha nice ortalıkta dolanan söylentiler nedeniyle kadının öldürüldüğünü düşünüyordu.
    Birden fazla söylenti dolanıyordu ortalıkta ama merak edilen tek bir soru vardı; “Neden? Neden öldürüldü bu kadın?”
      Genç adam düşüncelerinin arasından bir an ayrıldı. Boş bakan gözle. Genç adam o gözlerde kalan bakışın öylesine olmadığını biliyordu. Belki de doğrular söyleniyordu, ölümcül bir hastalığı vardı, belki borçları vardı, kim bilir çok başka bir şey.
“Sinan Komiserim!”
“Genç adam bakışlarını kendisine seslenen kişiye çevirdi.”
“Süreyya Kara davası için ifade verecekler geldi.”
“Geliyorum.”
  Genç adam ofis koltuğundan kalktı. Sorgu odasına gitti. Odanın tavanında asılı olan lambadan yayılan loş ışık, odanın ortasındaki masayı aydınlatıyordu.
  Genç adam boş sandalyeyi çekti oturdu. Şimdi ölen kadının kocası karşısında oturuyordu üstünde eski bir gömlek vardı. Saçı sakalı birbirine girmişti.
 “Evet Cevdet Bey eşiniz Süreyya Hanım ile aranız nasıldı? (7 Aralık 1967)
 Önce Cevdet Bey sonra Süreyya Hanım’ın annesi, komşular, tanıdıklar.............
 “Merhaba Seval Hanım o gün tren istasyonunda ne gördünüz?” (8 Aralık 1967)
 “Kim böyle bir şeye teşebbüs edebilir ?” (9 Aralık 1967)
 “Kızınız ile aranız nasıldı, Mürvet Hanım ?” (9 Aralık 1967)
 “Yani Süreyya Hanım ile 7 yıllık komşusunuz Rabia Hanım. “ (10 Aralık 1967)
  Her bir ifadede aynı sorular, hepsinde aynı cevaplar...
   Genç adam incelediği dosyayı kapatıp masanın üstüne fırlattı. Uykusuzluktan kızarmış gözlerini ovaladı.  Süreyya Kara cinayeti için alınan ifadelerden hiçbir şey çıkmamıştı. İfadelere göre iyi komşuluk ilişkileri, küçük tartışmalar dışında mutlu bir evliliği vardı. Peki gerçek miydi bütün bunlar?
Düşmanı olmayan sessiz insanmış Süreyya Kara kim ne isterdi ondan?
Ofisin kapısı tıklatıldı içeri komiser yardımcısı İhsan girdi..
 “İhsan?”
-Komiserim, Süreyya Kara cinayeti için bir adam geldi bildikleri olduğunu söylüyor.
Genç adam o adamın kim olduğunu merek etmeden yapamamıştı, Süreyya Kara ile ilişkisi olan herkesi çağırmıştı oysa ki..
“Sorgu odasına alın geliyorum.”
“Peki, Komiserim.”
Komiser yardımcısı odadan çıktı arkasından da genç adam hızlı adımlarla sorgu odasına gitti. Odayı saran loş ışığın altında gördüğü sarışın adam tedirgin gözlerini kapıya çevirdi.
-Merhaba siz...?
-Yavuz, Yavuz ben.
 -Merhaba, Yavuz Bey, Süreyya Kara ile ilgili anlatacaklarınız olduğunu söylemişsiniz.
- Evet, evet ben Süreyya Hanım’ın komşusuyum apartmana taşınalı 1 ay oluyor.
-Evet?
 Adam parmaklarını oynuyor, tedirgin bir şekilde bacağını titretiyordu.
 -Taşınalı 1 hafta olmuştu, bağrışma sesleri duyuldu apartmanda, önce aldırmadım, sesler daha da şiddetlendi. Dairemden dışarı çıktım üst kattan geliyordu sesler Süreyya Hanımların dairesinden.
  Derin bir nefes aldı.
-Baktım benden başkası çıkmamış, ya sesleri duymadılar ya da umursamadılar bilmiyorum.. Ben de çıktım üst kata neler oluyor diye, çaldım kapılarını önce sesler kesildi. Sonra kapı açıldı. Cevdet Bey karşımdaydı. Sordum seslerin nedenini tersledi beni, sonra kapıyı kapatıyordu ki onu gördüm Süreyya Hanım’ı arkasında duruyordu yüzü gözü kanlar içinde...
-Şiddet yani.
 Adamın nefes alışverişleri düzensizleşti.
-Evet bunu diğer komşular da biliyormuş, ailesi de. Şikayet edelim dedim.
Bir sessizlik oldu.
-Niye etmedin peki, niye daha önce gelmedin?
 Gözlerini kaçırdı adam utançla.
-Belalıymış adam, öğrenirse öldürür seni dediler. Korktum çocuklarımı, karımı ve beni de.
 Genç adam duydukları karşısında daha da sinirlendi.
-Göz göre göre kadını dövmesine izin verdin yani.
Yavuz başını eğdi.
-Biliyorum, çok üzgünüm.
-Üzgün olmanız bir şeyi değiştirmiyor Yavuz Bey. Böyle bir şeyi daha önce söylemeliydiniz.
-Gerçekten, gerçekten üzgünüm.
 Komiser Sinan sıkıntı ile nefes alıp verdi.
-Devamı da var değil mi?
Yavuz başını salladı.
 Sonra bir gün yine bağrış sesleri ama bu sefer hemen kapının önünden geliyor. Açtım kapıyı baktım, herkes orda. Neredeyse apartmanın yarısı evlerinden çıkmış olanları izliyor. Süreyya Hanım’ın üstünde kışlık bir palto, elinde bir bavul gidiyordu. Kaçıyordu o adamdan, arkasından da Cevdet Bey bağrışa bağrışa çıktılar apartmandan sonra herkes geri girdi evine tabi bende Cevdet Bey’in onu geri getireceğini düşünmüştüm. Nasıl bilebilirdim ki Cevdet Bey’in onu...”
Genç adam yerinde dikleşti.
-Cevdet Bey mi yaptı?
Yavuz kısık bir sesle;
-Evet eminim. O gün sarhoş geldi. Bağırıyordu apartmanda.
-Tüm komşular biliyordu yani.
-İhsan!  Kapı açıldı İhsan içeri girdi.
-Ekipleri hazırlayın.
  20 Aralık 1967 Perşembe akşamı, Kadıköy’de bir apartmanın önünü polis arabaları sardı. Apartmana girildi. 3. Kat 5 numaralı daire Cevdet Bey açtı kapıyı.
 -Cevdet Kara, eşiniz Süreyya Kara’ya şiddet uygulama ve kasıtlı olarak adam öldürme  suçundan tutuklusunuz.

 Bir tren ıslığı duyuldu. Genç adam oturduğu bankta okuduğu polisiye romanından kafasını kaldırdı. Bineceği tren geliyordu, etrafına bakındı ve peronun karşısında şık paltosu gözlerindeki hüzünle tezat oluşturan bir kadın gördü...
Ceren GÜRSOY





ÖYLE BİR GEÇER ZAMAN Kİ


ÖYLE BİR GEÇER ZAMAN Kİ
1 yılın değerini anlamak için, sınıfını geçemeyen bir öğrenciye sorun.
9 ayın değerini anlamak için, yeni doğum yapmış bir anneye sorun.
1 ayın değerini anlamak için, dünyaya prematüre bebek getiren bir anneye sorun.
1 haftanın değerini anlamak için, haftalık derginin editörüne sorun.
1 saatin değeri anlamak için, buluşmak için bekleyen iki aşığa sorun.
1 dakikanın değerini anlamak için; uçak, tren veya otobüsü kaçıran birine sorun.
1 saniyenin değerini anlamak için, kaza geçirmiş bir insana sorun.
1 milisaniyenin değerini anlamak için, olimpiyatlarda gümüş madalya almış birine sorun.

16 Ocak 2018
-Dur, abi duur. Kahretsin, yine geç kaldım..!
     Ben İzmir. 14 yaşında 8. sınıf öğrencisiyim. Sarı saçlarım ve yeşil gözlerimle güzel bir kız olduğumu söylerler. Bana göre öyle değil. Neyse... Evet bugün de geç kaldım. Her zamanki gibi.
-Nasıl gideceğim ben şimdi yaa. Ooff. Neyse, sekiz çeyrek dolmuşunu bekleyim artık.
***
-Hocam.. geç.. kaldığım için özür dilerim.
      Koşmaktan nefes nefese kalan kız konuşamıyordu bile. Ama bu onun cezasıydı sanırım. Sonuçta zamanını kullanmayı bilmeliydi.
-Geç kızım yerine.
     Küçük kız yerine geçerken;
-Peki yavrum, ödevini yaptın mı ?
-Hocam çok az kaldı. Biraz daha zaman verin. Valla yetiştirecem bu sefer. Lütfeeenn...
    Akıllanmıyordu küçük kız. Her zaman geç kalıyordu bir yerlere. Bazen  dolmuşa, bazen ödevlerine, bazen kendisine, bazen de yaşamına...
     Evet, İzmir ÖZSOY.  Aslında özünde çok iyi biri. Arkadaşlarına, öğretmenlerine, ailesine, özellikle abisine karşı saygılı, sevecen, onların daima iyi olmalarını isteyen iyi yürekli kız. Herkese karşı kocaman kalbi olan ve merhametli biri. Ancak tek sorunu var: Geç kalmak. Bunun tek sebebi var aslında; yapması gereken işi zamanında yapmıyor, başka işlerle uğraşıyor. Ve bu yüzden sürekli geç kalıyor.
***

   9 Nisan 2028
-Ooff yeter artık yaa! Bu işi de alamadım.
     İzmir 24 yaşında kocaman bir kız olmuştur. Fakat hala geç kalmaya devam etmektedir. Eee ne demişler insan yedisinde neyse yetmişinde de odur. Yani her zaman geç kalan o küçük kız bu sefer iş görüşmesine geç kaldı.
***
22 Haziran 2034
-Lanet olsun ! Uçağa geç kaldım.
    30 yaşına gelen o küçük kız çocuğu yine geç kaldı. Bu sefer abisinin oğluna, yeğeninin doğumuna geç kalmıştır.
***
11 Kasım 2039
-Allah mekanını cennet etsin !
    Küçük kız bu sefer de hayatına geç kaldı yeğeninin mezuniyetine geç kalmamak için hızlı koşan güzel kadın aniden önüne çıkan arabayla, kaza yaptı ve öldü. İyimser o küçük kız, geç kalmak yüzünden bütün hayatına erken yaşta elveda etti.
  -----
        Uykusundan sıçrayarak uyanan genç kız biraz bekledi ve her şeyin korkunç bir kabus olduğunu anladı. Saatine baktı ve ilk defa alarmdan önce kalktığını fark etti. Önce elini yüzünü yıkadı, yarım kalan ödevini tamamladı ve otobüsüne yetişip geç kalmadı.
         İzmir 14 yaşında devamlı geç kalan bir öğrencidir. Fakat o rüya kafasının dank etmesini sağladı. Şimdi ise başarılı, üst düzeyde iyi bir kariyere sahip olan genç bir bayan. Gittiği iş görüşmesinde iddialı  cevaplar vererek işi aldı ve yükseldi. Yeğeninin doğumuna ve mezuniyetine yetişti. Şu anda musmutlu bir hayata sahip.
         Evet gençler, siz siz olun her daim zamanınızın kıymetini bilin.
 ###
--Eee ne dersin Asya, oldu mu sence ? Hoca beğenir mi ?
--Kızım ne diyosun yaa! Mükemmel oldu. Binnur Hoca kesin 100 verecek. Demedi deme.
Cemile ÇAKIR
                                                                                                                                            
    

NAZLI GÜLÜM’E

NAZLI GÜLÜM’E

Şimdi Mescid-i Aksa’yım Filistin’in kollarında.

Tutsak sevdaların en büyüğü bağrımda,

Açılacaksa kanatlarım özgürlük semalarında,

Yetişin Selahattinlerim ,

Güllerim solmasın Siyonizm’in kirli kanında.


Yorgunum fazlasını anlatmaya,

Ama vazgeçmekte bir ölümdür.

Olacaksa kan duvarlarımda,

Yetişin Fatihlerim,

Fidanlarım yeşersin bari bu baharda.

Esaretim yılları aşmış olsa da

Umudum ebedi olacak senin karşında.

Dönecekse de bir gün yüzünü Hanzala,

Yetişin Meryemlerim ,

İncinmesin çiçeklerim bu defa da.


Görmez misin ki bakışlarımdaki mağrurluğu,

Susuz kaldım okyanuslar ortasında.

Eğer özlemin sonunda vuslat varsa

Yetişin Bilallerim,

Minaremden ezanlar haykırısın alem-i İslam’a.


Şimdi “öz vatanımda garibim, öz vatanımda parya”

Kavuşmak hayal değil kaderimdir .

Kalbimden damarına akan bir aşk varsa

Yetişin Haticelerim,

Kucaklasın beni İslam ebeda.


Kalmışım kahpe, leş bir beşer yığınının ortasında.

Biliyorum sende yanıyorsun yüreğinde sızıyla.

Koyacaklarsa beni kent diye

Ülke saydıkları taş yığınının başına,

Yetişin Rabialarım,

Şerefim kalmasın ayaklar altında.


Yetim kalmışım zalimin avuçlarında,

Allah var arkanda, sakın ye’ise kapılma!

Kıracaksan zincirlerimi bir seher sabahında,

Yetişin ey ümmetimin nazlı gülleri yetişin! Yeşermesin bahçemde öksüz bir gül daha…


Simdi Mescid-i Aksa’yım,

Filistin’in kollarında.

Ama aksa değilim ki sana,

Hala alabildiğin bir nefes…

Gel artık, gel ey Ayşe’m ,gel ey Fatma’m,gel ey Ahmed’im gel…

Seni bekler KUDÜS

Seni bekler ÜMMET

Seni bekler HANZALA!!!



Rabia DEMİRKOPARAN




LABİRENT


LABİRENT

Hayat mucizelerle dolu bir labirent,
İnsanlar korkuları, endişeleri, acıları ve mutluluklarıyla,
Nereye çıkacak bu yol diye düşünmeden,
Önünü görmeden,
Her şeye rağmen hayaller kurup
Labirentin çıkışını bulabileceklerini düşünüyorlar.
Korkuyorlar, kalabalığın içinde yapayalnızlar…
Ama fark ettirmemeye çalışıyorlar.
İnişli çıkışlı dolambaç bu hayatta ,
Yaşam ve ölüm arasında,
Yaşamaya soluksuz devam ediyorlar.
Sena SARI

Meltem Akın Şiiri